MYRİAM BOUBLİ
Çev. Alper Şahin
Görüşüme göre, bebeklerin tedavisi etrafında oluşan çalışma ve araştırmalar bir psikosomatisyenin merkezi inceleme konusu olmalıdır. Çünkü bedensel-ruhsal (somatopsychique) sıkı iç içe geçmişlik bebeğin temel işleyiş özelliğidir.
Pediatri kliniğinin gösterdiği üzere, özellikle de yeni doğanlarda, bebeğin bedensel-ruhsal (somatopsychique) uyum sağlamasında temel verileri öncelikle bedensel olan oluşturmaktadır. Ardından, bebeğin benliği ve nesneyle bağı organize oldukça, rahatsızlıkların ifadeleri daha çok davranışsal ve ruhsal hale gelmektedir.
Bu, Pierre Marty’nin zihinselleştirmenin/mentalisation önemine dair varsayımının canlı bir onanmasıdır. Bu sebeple IPSO bünyesinde bebekler üzerine hiçbir araştırmanın olmaması beni hayrete düşürmüş ve bu eksikliğin olası nedenleri üzerine birkaç varsayım yapmaya yöneltmiştir.
Başlamadan önce küçük bir netleştirme yapmak istiyorum. Bebek terimi, birkaç saatlik, günlük ya da haftalık yeni doğan kadar iki-buçuk üç yaş için de kullanılır (doğumdan makat kaslarının kullanımı, eşgüdümlü hareketlilik yürüme, birkaç basamak çıkabilme).
Oysa, motor ve ruhsal evrenler bir yeni doğanı iki buçuk yaşındaki bebekten ayırır. Bu Fransa’da sosyal ve simgesel olarak kreşten ana okuluna geçişe denk gelir.
Bebek ve Küçük Çocuklara Dair Birkaç Genel Özellik
Bütün canlılar gibi bebekler de küçük çocuklar da sürekli bedensel bir denge/homeostasis arayışı içindedirler. Bu özellikle denge bozumunun çok hızlı ve dengenin çok kırılgan olduğu bebekler için geçerlidir. Bu da konuya özellikle disiplinler arası bir yaklaşım gerektirir. Bu disiplinler arası yaklaşım, Poterne des Peuplier’de yapılan seminerlerin başlangıcından beri önemli bir özelliğidir. Bu seminerler aile hekimleri, çocuk hekimleri, akciğer uzmanları ve psikanalistler tarafından takip edilmiştir. Ayrıca, Poterne’in açıldığı 1978 de Marty, Claude Jasmi ve onun Gustave Roussy’deki ekibinin iş birliği ile meme kanseri üzerine bir araştırma başlatmıştır (bu ekibe Inserm’den bir araştırmacı hanım da dahildi).
Bebeklerle çalışmanın en önemli özelliği, denge bozumunun çok kolay olması sebebiyle (savunmaları çok kırılan olduğu için), anne bebekle aynılaşarak uyarım kalkanı oluşturamadığında bedensel düzen bozumu olasılığının ortaya çıkmasının çok hızlı olması ve bunun ilk planda hızlıca gelişmesidir. Böyle durumlarda terapistin amacı temsili olmayan, uzun vadede yankıları olacak, örseleyici/travmatik izlerin yerleşmesini önlemeye çalışmaktır. Bebeğin henüz inşa halindeki ilksel izlere çok yakın olması sebebiyle bu girişim -ruhsallığını istila edebilecek- duyusallıkların olduğu gibi ezberlenmemesi için bir şans oluşturmaktadır. Böylece bebekle çalışmada gerileme/regressif seviyesine dönmek gerekmemekte, bunun yerine, gelişimi ileri ve bağa doğru çekmek gerekmektedir.
Pierre Marty’nin ekonomik modeli bebekleri mest edecektir (belki bu yüzden Kreisler ve R. Debray onun ve kuramının önemli yandaşlarıdır (bazıları fazla olduğunu söyler) çünkü klinikleri bunları gözlemlerini ve tespit etmelerini sağlamıştır. Öyle ki:
- Fazla uyarım, parazit oluşturup, bebeğin benliğinin ve inşa halindeki nesne ilişkisinin düzeninin bozulmasına neden olur. Böylece bebek travmada konumlanır.
- Çok az uyarımda, nesnenin çok az yatırımı veya yatırım yapılan nesnenin kaybı söz konusu olduğunda ise bebek dibe vurur. Benliğin ve nesnenin aynı anda düzeni bozulur ki René Spitz’in gösterdiği üzere bu da bebeğin ruhsal düzeninin bozulmasına ve ölümüne neden olur. Bu yüzden çabucak travmayla mücadeleyi üstlenmek gerekir.
Bu, Rosine Debray’ı harekete geçiren ve, Bebek/Anne İsyanda eserinde ele aldığı, bozulmaların yerleşmesinden önce hızla müdahale edilmesi gerektiğini belirttiği acil durumdur.
Burada R. Debray’ın eserinin başlığına dikkat çekmek isterim; burada bebek bir aktör olarak öne çıkmaktadır ve bu o zamanlar pek de sık görülen bir durum değildir.
Rosine Debray IPSO Paris’de ayrık bir konumdadır. Marty’ye bağlılığında ve konuları ele alışında diğerlerinden farklı bir tutum izlemektedir ve bu da onun gerçek değerinin anlaşılmasını engellemiştir. IPSO’dakilerin bir SPP kültürü varken (çocuk ve bebeklerle analitik bir çalışma yapmaktan kaçınma) O’nun bir “bebek” kültürü vardı.
Lebovici’nin anne-bebek çalışma modelini kullanan terapistlerin aksine (birazdan bunun üzerine birkaç söz söyleyeceğim) Rosine Debray’ın Bertrand Cramer ve Palacio-Espasa’nın geliştirdikleri işlevsel semptomlar (uyuma veya beslenme sorunları) ya da davranış sorunları (karşı çıkma, saldırganlık, hiperaktivite vs.) gösteren bebekler için tasarımlanmış kısa süreli terapi modelini benimsemesi çok da şaşırtıcı değildir.
Debray aynı zamanda o dönem pek de sık rastlanmayan bir tutumla İngiliz Okulu’nun çalışmalarına da yaslanıyordu; örneğin hamile annelerin ruhsallığı ile ilgili olarak (hamile annelerin olağan hastalıkları üzerine Winnicott’a atfen) onların ruhsallığının düzenlenmesi için en uygun dönemin özelikle doğum öncesi olduğu görüşündedir.
Kısa süreli anne-bebek terapilerinin bu dinamiği, bebek semptomatolojisi evrimlerinin rehberidir. Öte yandan semptomların hesabını tutmayan ve hızlı farklılaşmanın gerçek bir değişimin işareti olmadığını düşünen, analizi idealize eden terapistler tarafından eleştirmektedir. Bununla birlikte bu analistler, bebeklerin esnekliğinin gücünü ve yaşamın bu döneminin bebek ve genç annelerde psişik dönüşümün yaratılmasındaki büyük şansı önemsememekteydiler. Sorunlar çok ciddi olduğunda bu anne olma sürecinin annede çocukluk acılarının ortaya çıkmasına neden olacaktır ki bu da uzun zamanlı bir çalışmayı gerektirecektir.
Yeni doğanlar ve bebekler için terapistlerin bazı varsayımlarını ve çerçevelerini küçük değişikliklerle düzenlemeleri gerekmektedir.
R. Debray 2011 de şunu ilan etmiştir: “Psikosomatik klinik, psikanalizin kuramını ve tekniğini tuaf bir şekilde karmaşıklaştırdı: çünkü kısmen işaret ettiği üzere, semptomun bebeklerde bazen uterusda ya da doğumdan sonra daha birkaç saatlik olduğu en erken dönemde ortaya çıkması doğrultusunda “ruhsallığın dışında” bir alana taşması ile ilgilendi.”
Annesel role gelindiğinde R. Debray’in kendi klinik deneyimlerinden doğan varsayımı Marty’nin görüşleri ile karşılaştırılabilir:
- Yaşamın ilk anlarında annenin psikosomatik ekonomisi bebeğinkini kaplar. Annenin zihinsel, özellikle de ön bilinç, nitelikleri uyarımların filtrelenmesinde ağır basan bir role özellikle sahiptir.
- Özel durumlar (doğum şartları, lohusalık döneminde ortaya çıkan yaslar, bebeğin özellikleri, pbs ? ekonomisi) bebekte az çok etkileyici psikosomatik semptomatolojiyi tetikleyebilir. Bebekler de buna annesel psikosomatik düzenlemenin/regülasyonun kapasitesini aşan travmatik etkiyle karşılık verir: katılma spazmları, ensomni/uykusuzluk, egzema, merisizm/geviş getirme, anoroksi bebeğin annesel veya babasal işlenmemiş bilinçdışı sorunsallarından kaynaklanan fazla uyarılmaları idare etmesinin imkansızlığını ortaya koyar.
- Bebeğin annenin ruhsal ıstıraplarını (angoisse) yatıştırmaktaki acziyeti dolayısıyla ehil olduğunu hissedememesi, bunun karşılığında da annenin bebek erbabı olduğunu hissedememesi durumu ortaya çıkar. İki baş rol oyuncusu sert bir krizle karşı karşıya kalırlar, bu anne ruhsallığı için şaşkınlıkla donduran, çocuğun yeni oluşan ruhsallığı için ise kötücül bir durumdur. Görülüyor ki iki baş oyuncusu ikili bir dinamik içinde rol almaktadırlar. Annenin bakışlarından kaçınan, memeyi reddeden bebek annenin düzenini bozar (dezorganize eder), onun kendine iyi bir anne olarak güvenini kaybettirmekte, bundan fiziksel acı çekmesine rağmen bebeğin bu rahatsızlığı anneyi reddetme gibi algılanmaktadır. Bebek bedeni (soma) ile hem ruhsal hem somatik bir işaret vermektedir.
Her annenin ama aynı zamanda her bebeğin de, var oluşu ile ilgili olduğu kadar somatik patolojileri kapsamında da aralarındaki ritmi uyumlu hale getirmek için yaratıcı bir çalışmaya girişmesi gerekmektedir. Victor Guerra her ikilinin özündeki dinamiği, yeni bir çocuğun gelişi ile her zaman tekrar yazılan, hiçbir zaman tamamlanmamış, armoni ve akortsuzluklarla yüklü bir senfoni ile kıyaslar. Daha genel anlamda, her annenin her bir çocuğu ile yarattığı bütün ilksel ritimler onda kalır. Bu adeta, kişisel ve ilişkiler arası etkileşimin ritminin, hemen oluşan sempatinin desteklenmesinin, aşkların ve ilişkisel kaygıların üzerine inşa edilebileceği bir matristir.
P. Marty ve M. Fain 1950-1960’lı yıllarda mesleki yaşamlarına başladıklarında çocuklarla nasıl çalışacaklarını hiç bilmeyen iki yetişkin analistiydiler. Dönemin diğer yazarları, yeni doğanları çevresel etkilere maruz kalan ve buradan gelen çeşitli uyarımlara temelde refleks olarak yanıt veren varlıklar olarak ele alıyorlardı. Şemasal bir şekilde anlatmak gerekirse, yeni doğanlar korteksi olmayan, edilgen varlıklar olarak düşünülüyordu.
Benzer bilimsel bağlamda, Freud’un mektuplarında küçük çocukluğuna dair izlere çok dikkat etmesine rağmen bebekte nesnesizlik ilkesini öne sürmüştür.
Pierre Marty ve Michel Fain’in kuşağından psikanalistler yeni doğanın yetileri üzerine yapılan ve birçok önyargıyı sorgulayan ilk çalışmalardan haberdar olmaya başlamışlardır.
Fransa’da analistler çocuk alana çok az ilgi gösteriyorlar, çocuğa varmak için yetişkinin çocuksu tarafından geçmenin gerektiğini düşünüyorlardı. Bebek annenin bütününün bir parçasıydı ve ruhsal alanda, tümden gelen bir yaklaşımla, çocuğu iyileştirmek anneyi iyileştirmek demekti. O devirde (bu tutum hala sıkça görülür), kişi olarak anne ile annesel imago birbirine karıştırılmaktaydı. İmago ve annesel nesne arasındaki bu akıl karışıklığı içinde, çok behsedilip vurgulanmasa da annesel tüm güçlülüğe atıf bulunmaktadır. Bu da sonuçta bebek kötüye gittiğinde bütün olumsuz yansıtmaların onun üzerine kalması anlamını taşımaktadır (terapistler bilinç dışı kendi çatışmalarını yansıtarak bundan yarar sağlıyorlardı). Bilinçli ya da değil ama bunlar Anna Freud’un ilk çalışmalarının dinamiği içinde yer almaktadır.
Bilişselci Yaklaşımlar Üzerine Birkaç Söz (1970’li Yılların Sonunda Başlayıp 1980’lerde Tam Atılım Yaptılar)
Bu çalışmalar bebekler üzerine bütün önyargıları devrime uğrattılar, artık söz dışında olan çocuklar, kelimenin olumlu anlamıyla) da yavaş yavaş doğmaya başlamıştır: Bebek bir kişidir ve hiçbir şekilde kendini ifade etme olanakları kısıtlı ve yetişkinlerin kullandığı alışılageldik kanallar dışında olsa da, Esther Bick’in (1963’de resmileşmiştir) bebeğin analitik gözlem yönteminde ortaya konduğu gibi, nesnesizliğin içinde yer almaz.
Bilişselci araştırmacılar kendilerine özgü yöntemleriyle yeni doğanın şimdiye dek hiç fark edilmeyen yetilere sahip olduklarını keşfettiler.
- Çok erkenden annesinin sesin, tanıyabiliyor, farklı uyarımlara farklı tepkiler gösterebiliyordu.
- Şekilleri, kokuları, tatları, renkleri ayırabiliyordu.
- Mimesis yoluyla (taklitçilikle) veya bir şekilde özdeşimle yetişkinin yüzündeki ifadeyi taklit ediyor.
- Yeni doğan çok erken zamanlardan itibaren uyarımları alabiliyor, spontan olarak kendi başına etken bir şekilde öğrenebiliyor ve bundan bir haz ve doyum sağlayabiliyordu. Böylece, bebeğin sürprizleri ve yenilikleri sevdiğini, daha önce görüp duyduğundan çabuk sıkıldığını öğrendik (bir bebek ona ilginç geldiğinde uzunca bir süre bir uyarıma bakabilir yoksa kafasını çevirir).
Bebeğin duygusal ve bilişsel yetileri üzerine yapılan bütün bu keşiflere paralel olarak, bu çalışmalar aynı zamanda hareketliliğin düşüncenin gelişimine önemli etkisini de ortaya koymaktaydılar.
Eylem (buna oyunlar, resimleri kadar ifade içeren hareketleri ve beden de dahildir) çocukları anlamamızı sağlayan özellikle de sözsüz çalışmaların temel malzemesini oluşturmaktadır.
Bebeklerin ve küçük çocukların gözlemi, bebeklerin sözel dile hakimiyetleri olmadığından duyusal-motor olanı önemseyip buna yaslanan dönem araştırmaları yeni bakış açıları yaratmışlardır.
Bu araştırmalar sözel olmayan, yeni simge bilimin yolunu açmışlardır. Böylece bebeklerin, eğer onlara dikkat kesilen bir nesne varsa, anlama girişimiyle, ön bilinçlerini, düşünmelerini geliştirecek düşünme aletlerini (araçlarını) kullanarak duygulanımlarının farkına vardıkları ve bunu iletme yetileri olduğu ortaya koyulmuştur…. İletim-dürtüsü dediğimizde bunu kastediyoruz (Roussillion).
Léon Kreisler, Michel Fain ve Michel Soulé 1974 de “Çocuk ve Bedeni” adlı eseri yayımladıklarında, anlaşılacağı gibi disiplinler arası bir araştırma çalışması yapmışlardır (çocuk doktoru, psikosomatisyeni, çocuk psikiyatristi). Onları bir araya getirip ilk ivmeyi veren, çocuk psikiyatristi, psikanalist, çocuk terapisti olan Lebovici (1965)’dir (daha sonra bebek terapisi çalışmaları üzerine birçok araştırma yapacaktır).
Eserin yayımlanmasından dört sene sonra 1978’de, Paris’te La Poterne des Peuplier hastanesinde Dr. Léon Kreisler in yönettiği bir çocuk birimi açılmıştır ve ona kısa sürede Marty’nin öğrencisi Rosine Debray da katılmıştır. Debray bütün çocuk terapistlerini çalışma yöntemiyle güçlü bir şekilde etkilemiştir.
Lebovici IPSO’daki bütün çocuk terapistlerinin çalışma yöntemini güçlü bir şekilde etkilemiştir. Hatta bebeklerle çalışan bütün Fransız terapistler onun çerçeve ve yöntemini kullanmaya başlamışlardır. Çünkü o bebeklerle, acılarını dil ile anlatamayan çocuklarla, yapılan terapötik çalışmaların başını çekiyordu. Çalışmasının çerçevesi 1960’lardan başlayarak anne-bebek ikilisi ya da anne-bebek-baba üçlüsünü içeren çerçeve üzerine kurulmuştur. Bilinçdışı kuşaklararası dinamikleri, çocuk-anne-baba ilişkisini etkileyecek Oidipus üçgenini merkeze alan bir çalışma ile, yakalamayı amaçlayan girişimlere kendini adamıştır (Erken yaşlarda itibaren Oidipus üçgeni üzerine çalışmak Michel Fain ve Gerard Szwec’in de çalışma ilkesine ilham olmuştur).
Görülmektedir ki bebeğin fiziksel olduğu kadar ruhsal birincil acıları da deşifre etmesi zor olduğundan yetersiz bir değerlendirmeye tabi olmuş ve çalışmaların merkezinde olamamıştır. Bununla birlikte, ikiliyi beraber ele alma tekniği, ikilinin ve aile dinamiklerinin üzerinde genellikle derin etkiler yaratan bir açılım ortaya koymuştur. Lebovici aynı zamanda bebeği bir ortak ve muhatap olarak ele almaktadır. Lebovici ile tez çalışması yapan Monique Pinol-Douriez dayanak işlevi görecek olan “ön-temsil” kavramını irdelemiştir. Ona göre yeni doğanın erken algısal etkinlikleri duygulanımsal deneyimleriyle özdeşleşmektedir. Sonuçta, bebek için bütün algılar beden ile ilgilidir.
Marie Rose Mora’nun Lebovici’nin çalışma şeklinin ruh-beden (psyche-soma) bağlantısı ile yakınlık gösterdiğini belirmektedir:
“O bütün bebekler ve anne babalarıyla adım adım özdeşleşmeyi, bebeğin hareketlerini içine almayı (onlarla bütünleşmeyi), eğer gereksinim varsa bunları anne babaya tercüme etmeyi, bebeğe anne babasını inşa etmekte katılmayı, anne babanın buna ulaşmalarını sağlamayı ve onlarla da anne baba-bebek bağlarını kurmak üzere benzer bir çalışma yapmayı severdi.”
Lebovici’nin bu özdeşimli çalışma şekli bazı şartları gerektirmekteydi:
- İlksel işlevlerin seviyesine gerileyebilmek
- Anne babaya onda neler olduğunu anlatabilecek kadar bebekle özdeşleşmelerini sağlamak.
Görülmektedir ki terapist hem bebeğe bir ayna olmakta hem de anne-babanın işlemsellikleri ile bebeğin özdeşleşmesine yardım edecek bir aynalama işlevi görmektedir. Başka bir deyişle terapist kendi çocuksuluğuyla (infantile) çalışarak bebek ile, karşılıklı anlayışa yardım etmek için anne-babanın çocuksuluğu ile ve anne bebek ortaklığının ritimlerinin akordu ile çalışır.
Bebekler ve Küçük Çocuklarla Çalışmalara Psikosomatisyenlerin Katkısı
Marty gibi Lebovici’nin de hastalarıyla, öncelikle bebeklerle sonra da işlemsel düşünen hastalarıyla özdeşleşmek gibi içten gelen bir yetileri vardı. P. Marty 1954’den itibaren bu özdeşleşmeyi dalgalı kimliğe işaret eden bir ilksel özdeşim olarak tanımlaya çalışmıştır. Ben ve ben olmayan arasındaki sınırın az ya da kötü, hastalardaki kadar yetersiz, olduğunu kanıtladı (bebekler, sınır haslalar, psikotikler…): Bu duyusal-motor özdeşleşme bebek gözlemlerinde (ve yetersiz zihinselleştirme niteliğine sahip hastaların) regresyona katlanabilme yetisine bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu duruş mimikler, tonik etkileşim, bakışmalar ve oral ifadelerin de duygulanımlar ve duygular gibi iletildiği kanıtlandı.
“Nesneyle duyusal-motor özdeşleşme, oral dönemin bir olgusu olarak, içselleştirmenin temelini oluşturmaktadır. Bunun üzerine de ruhsal etkinliğin önemli bir kısmı gelmektedir. Nesne ile ilişkinin en gelişmiş hali öznenin hareketliliği (motor) ve erken dönem nitelikleri ile ilgili olmasına rağmen deneyimlerin doğası bireyi bizimle karşılaşıncaya dek şekillendirmeye devam eder (1954, s.208)”.
Görülüyor ki Marty, zihinsellştirmeyi engelleyen işlemlemeyi daha iyi kavrayabilmek için yetişkini anlamak üzere bebekten yola çıkmaktadır. Terapistleri duyusal-motor özdeşleşme yetilerini işe koşarak hastanın hissettiklerini, duygularını fark edip isimlendirmelerine, yaşam deneyimlerini anlatılandırmalarına yardım etmeye çağırdığında, çalışma tarzlarının değiştirilmesi gerektiğini hissediyordu. Hatta yetişkinlerle aktarım-karşı aktarım dinamiklerinin analizi yerine annesel işlevin kullanılması kanısındaydı.
P. Marty’de Annesel “İşlev” Anlayışı
Burada ne kişi ne de imago söz konusudur, söz konusu olan “süreç”tir. Süreç kendini, sadece ruhsal organizasyon için değil, bebeğin somatik organizasyonu için de zorunlu olarak ortaya koyar.
Annesel işlev şunları sağlar:
- Hastanın ruhsal isleyişi ile aynı seviyede konumlanmasını.
- Annenin bebeği ile iyi bir tonda duygusal diyalog kurmasını ve böylece uygun bir duygulanımsal akort oluşturmasını.
Marty gibi bir yetişkin analisti olan M. Fain için, psikanalizin ilkelerine ve klasik tedavinin çerçevesine sıkıca tutunmak önemlidir.
Çocuk ve Bedeni (s.17) yazılırken aralarında geçen konuşmalarda Kreiler şöyle bir konum almıştır: “Fain’in yöntembilimsel yaklaşımı psikanalizin tarihinin izlerini taşıyordu: Çocuk psikolojisini yetişkininkine dayandırarak tekrar inşa etmek (…s.18). Bütün tartışmalarımız boyunca Fain psikojenezden (ruhsallığın doğumu) böylece ruhsal fenomenlerin kökeni ve evriminden kaçınmaya çalıştı. Sıkıntılar hakkında zihinsel ifade araçlarının yetersizliğini belirttiğinden bu terimi kullanmak onda adeta bir tiksinti yaratıyordu.”
Bebeklerle ve çocuklarla özellikle de dilsel becerileri olmayanlarla yapılan analitik çalışmada dönemin piskanalistlerinin karşılıklı bir suskunluğu paylaştıkları görülüyor. “Çocuk ve Bedeni” kitabında (1974) M. Fain’in bir iç çelişki içine düştüğü görülmektedir. Şöyle bir açıklama yapmaktadır: “Genel düşünce bebeği temel yetersiz tepkileri olan ve ruhsallığı olmayan bir varlık olarak görse de bu kaynağı kişisel çatışmalar olan kanıtları reddetmekten başka bir şey değildir.” S.37
Ama yine aynı sayfada zaman zaman şöyle de düşünür: “Çocuğun kişiliğinin gelişimi ancak yetişkinin zihinsel işlevlerinin psikanalistler tarafından derinlemesine çalışılmasıyla anlaşılabilir ve bu anlayış nevrozun tedavisi sırasında elde edilir (…)” (s.30-31)
Burada söz konusu olan birincil işlevleri ikincil işlevler ile açıklamaktır, birincil işlevlerin yardımıyla ikincil işlevlerin nasıl organize olup olmadığını, yoksa kötü mü organize olduğunu keşfetmek değildir. Öyle ki, örneğin işlemsel düşüncede olan hastalarda, ulaşılamayan (fazlaca ikincileştirilmiş) bir nesne olarak işlev görmemek için terapist, “hazmedilebilir” düşünce sunmak üzere duyusal-motor özdeşimi yardıma çağırabilmektedir.
Marty için sorun psikosomatiğin psikanalizden daha geniş bir alanı kapladığı düşüncesiyle halledilmiştir. Evrimsel düşünce göz önüne tutulduğunda yetişkin süreçlerinin anlaşılmasında çocuğun getirdikleri sorun yaratmıyordu. Ayrıca Marty bebeğin dünyaya gelişinde mozaik bir benliği olduğu ileri sürmüş ve embriyonların ruhsal yaşantıları üzerine cesur sorular sormuştur.
Psikosomatikçiler Yaşamın En Başı Hakkında Ne Derler?
Marty ve Fain’in katkıları
- Marty rahim içi seviyede birinci mozaik benlik üzerine bir varsayım ortaya koyar.
- M. Fain bu düşüncenin üzerinde merakla dururmuş ve katkı sağlamıştır: “Ayrışmamış, mozaik kavramı ancak doğum sonrası ve travmatik bir değişimin ardından olabilir, varsayımını öne sürmüştür. Ancak onun için gelecekteki işlevlerin yaratımıyla meşgul olunan gebelik sırasında, yani ilk mozaikte ayrışmama söz konusu olamaz(bu söylediği ancak bebek yeterli araçlara sahip olmadan kendi kendine işleri halletse doğru olurdu).
Fakat, rahimde anneye yaslanma dinamiğinde, bu söylenene karşıt olarak takdireşayan bir işlevsellik uyumu vardır. B. Grunberger narsizmin kökenini bu dinamikte görür ki sonuçta bu annesel işlevle bağlantılandırılmıştır.
- Doğum sonrası, annelik eden nesne bu füzyon zamanını oluşturmak için bilinç dışı bir şekilde davranışlar geliştirip somanın gelişimi için uygun bir birliktelik oluşturmaktadır.
Tam da burada her anneye özgü ruhsal işleyişin niteliği hesaba katılmalıdır. Bu farklılık anne bebeğin bedenden bedene aktarımından bolca yararlanır ve annesel sevecenliğe, amacı engellenmiş cinsel dürtüye yaslanır.
Bu varsayımı, bebeğin nesne ilişkisinde olup olmadığı ((İngiliz ekolünün varsayımı – Freud’ün nesnesizliği) konusunda seçim yapmaya zorlamamasından dolayı ilginç buluyorum. Kayıp hislerine, anne-bebeğin yapışık modunda kırılmalara karşı bebek yoklukla baş edebilinceye kadar bilinçdışı annesel yatırım onu korur. Böylece bebeği koruyan bir yuva gibi yapışık ilişki yani füzyon yaşantısı inşa edilir.
Anneliği çevreleyen avatarlar (ekonomik sorunlar, anneyi güvende hissttirmek..) da işin içine girerek annelik yetisinin yaratımını ve yuvanın sürekliğini etkileyen faktörler olarak ortaya çıkmaktadırlar. Bu faktörler annenin dezorganizasyon riskine girmeden, bebeğiyle uyum sağlayacağı regresyonu oluşturmasına yardım etmekledirler. Ruhsal işleyişi sayesinde bazı anneler böyle bir regresyona olanak tanıyabilirken bazıları bunu yapamayabilir.
Anne-bebek ikilisinin dinamiğinde sorun, bu yuvanın oluşamamasında ya da yeterince güvenli ve sabit olmasını sağlayan sürekliliğindeki bozukluk dolayısıyla ortaya çıkmaktadır.
- Ajite, sevgisiz (non-calin) çocukları, bunlarla birlikte G. Szwec’in bahsettiği hıçkırık spazmlarılarını bebeğin temel nesnesiyle bağını göz önüne alarak okuma eğilimindeyim.
Bu bebekler X nedeninden dolayı nesneden kaçınmakta ve kendi kendilerine yetmeye çalışmaktadırlar. Fain’in, edilgenliğin onlar için ret bile edilmeyecek derecede erişim dışında olduğunu belirtmiştir. Bu kişiler ona göre bütün enerjilerini emip ruhsal gelişmelerine zarar veren eyleme aşırı yatırım yapmaya mahkum olmuşlardır. Michel Fain (2001,s.19) buna “avatarların edilgen konuma maruz bırakılması” adını vermektedir. Bu durum, nesnenin ilksel reddinin ve nesneden kaçmanın, nesnenin gelişimine dair (önceden anoreksisi olan bebekler ve kucağa alınamayan bebekler) bir krizin işaretleri olarak görülmekte ve erken retlere aracı olmaktadır (yiyecek, kucağa alınma…). Anne bebek ritminin bir akort/uyum içine yerleşememesi sebebiyle de sakinleştirilememektedirler. Bu dinamiğin tersinde ise nesneyi kaybetmekten korkarak ona yapışan, asılan bebekler vardır. Burada kendimize şunu sorabiliriz: bu tür dinamikler ilerde “alerjik” denecek hastalar için bir yuva oluşturmazlar mı?